Âdem Aleyhisselâm
Dâvud Aleyhisselâm
Elyesa Aleyhisselâm
Eyyub Aleyhisselâm
Harun Aleyhisselâm
Hızır Aleyhisselâm
Hud Aleyhisselâm
ibrahim Aleyhisselâm
idris Aleyhisselâm
ilyas Aleyhisselâm
Îsa Aleyhisselâm
ishak Aleyhisselâm
ismail Aleyhisselâm
işmoil Aleyhisselâm
Lokman Hekim
Lut Aleyhisselâm
Musa Aleyhisselâm
Nuh Aleyhisselâm
Salih Aleyhisselâm
Süleyman Aleyhisselâm
Şem'ûn Aleyhisselâm
Şit Aleyhisselâm
Şuayb Aleyhisselâm
Uzeyr Aleyhisselâm
Yahya Aleyhisselâm
Yakub Aleyhisselâm
Yunus Aleyhisselâm
Yusuf Aleyhisselâm
Yuşa Aleyhisselâm
Zekerriya Aleyhisselâm
Zülkarneyn Aleyhisselâm
Zülkifl Aleyhisselâm
|
HÛD ALEYİSSELÂM
Yemen'de bulunan Âd kavmine gönderilen peygamber. Nûh
aleyhisselâmın oğlu Sâm'ın neslindendirç Bir ismi de Âbir olup,
lakabı Nebiyyullahtır. Kur'ân-ı kerimde ismi bildirilen
peygamberlerdendir. Yemen'de Aden ile Umman arasında bulunan Ahkâf
diyârında doğup yetişti. Çocukluğundan itibaren Allahü teâlâya
ibâdet etmekle meşgul oldu. Ara sıra ticâretle de uğraşan hûd
aleyhisselâm, gayet şefkâtli ve çok cömertti. Nûh tûfânında sonra
torunlarından biri olan Âd, Yemen'de Hadramut civârında Ahkâf
denilen yerde yerleşti. Âd'ın neslinden gelen insanlar çoğalarak
büyük bir kavim oldular. Bunlara Âd kavmi denildi. Bulunduları
belde bereketli bir yerdi. Bağlar, bahçeler her tarafı sarmış ve
İrem bağları diye meşhur olmuştu. Oğulları, malları, davarları ve
muhteşem sarayları vardı. Güçleri, kuvvetleri, boyları ve cüsseleri
ile meşhur olan bu insanlar, servetlerinin ve maddi güçlerinin
çokluğuna bakarak azdılarve doğru yoldan, dinlerinden ayrıldılar.
Yeryüzünde büyüklük tasladılar. Allahü teâlâyı unuttular ve çeşitli
putlara tapmaya başladılar. Ellerindeki maddi imkânlarla etrâfa
dehşet salıyorlar, fakirleri ve diğer kabileleri zulümleri altınta
inletiyorlardı. Onları köle gibi çalıştırıyorlar, çeşitli
işkencelerle öldürüyorlardı. Allahü teâlâ, Âd kavmine doğru yola
kavuşturmak için Hûd aleyhisselâmı onlara peygamber gönderdi. bu
hususta Kur'ân-ı kerimde meâlen buyruldu ki:
Âd kavmine kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Hûd (aleyhisselâm)
onlara; ''Ey kavmim! Allahü teâlâya ibâdet edin. İbâdet edilecek
o'ndan başkası yoktur. Hâlâ o'nun azâbından korkmayacak mısınız?''
dedi. (A'râf sûresi:65) Hûd aleyhisselâm kavmini doğru yola
kavuşturmak için tebliğ vazifesine başladı. Onları putlara
tapmaktan, zulüm ve günahlardan tövbe ederek vazgeçmeye ve Allahü
teâlâya şükür ve ibâdete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hud
aleyhisselâmı dinlemeyip, ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar.
Hûd aleyhisselâm kavminin bu tutumu üzerine; ''Eğer doğru yola
gelmezseniz, haberiniz olsun, ben size tebliğ vazifemi yapıyorum;
Rabbim size acı bir azap gönderir de helâk olursunuz?'' buyurdu.
Azgın Âd kavmi, Hûd aleyhisselâma; ''Mûcize getirmeden putlarımızı
terk etmeyiz.'' dediler. Hûd aleyhisselâm onlara; ''İstediğiniz
mûcize nedir?'' diye sordu. Onlar da ''Rüzgârı istediğin tarafa
çevir!'' dediler. Hûd aleyhisselâm duâ etti. Allahü teâlâ; ''Ne
tarafa istersen elinle işâret et!''^buyurdu. O da eliyle işâret
edince, rüzgâr istediği istikâmette esmeye başladı. Büyük kayaların
toprak olmasını istediler. Hûd aleyhisselâmın duâsı ile bu da oldu.
Bu mûcizeleri gördükleri hâlde inanmayıp hırçınlaşarak koyunların
yünlerinin de ipek olmasını istediler. Hûd aleyhisselâm duâ etti.
koyunların yünü ipek hâline geldi. Âd kavmi, gösterilen mûcizelere
rağmen inanmadılar. ''Sen bizi putlarımızdan ayırmak için mi
geldin? Doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit azâbı getir de
görelim!'' dediler. Hûd aleyhisselâm kavmini imâna dâvete devâm
etti. Pek az kimse imân etti. Kavmi ise hakâret edip kendinden
geçinceye kadar dövdü. Kavminin ıslâh olmayacağını anlayan hûd
aleyhisselâm: ''Yâ Rabbi! Sen herşeyi biliyorsun. Ben onlara
peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına
vesile olacak bir musibet ver?'' diue bedduâda bulundu. hûd
aleyhisselâmın bedduâsını kabul buyuran Allahü teâlâ, Âd kavmine
önce kuraklık, kıtlık musibetini verdi. Üç sene müddetle akan
pınarlar kurudu. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhûr İrem Bağları
yok oldu. İnsanlar bir yudum suya, bir parça ekmeğe muhtaç hâle
geldiler. Hayvanlar susuzluktan telef oldular. Devamlı olarak
bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar ağızlarını güçlükle
açıyor, zor nefes alıyordu. tozdan göz gözü göremiyordu. bu arada
Hûd aleyhisselâm kavmini imâna, tövbe ve istiğfâra dâvete devâm
ediyordu. Hûd aleyhisselâmın kavmine meâlen şöyle dediği
bildirilmektedir:
''Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra o'na tövbe edin
ki, gökten üzerinize bol bol bereket (ekinleri yetiştirecek yağmur)
indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın.
Günahlarınıza ısrar ederek imândan yüz çevirmeyin.'' (Hûd sûresi:
52) Hûd aleyhisselâmın bu son dâveti de onların aklını başlarına
getirmeye yetmedi. Hûd aleyhisselâma işkenceye ve onu öldürmeye
kalkıştılar. Artık onlara azâbın gelmekte olduğu Hûd aleyhisselâma
bildirildi. Bir sabah Hûd aleyhisselâm imân edenleri biraraya
topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören
Âd kavmi, işte bize yağmur geliyor, dediler. Hûd aleyhisselâm
''Hayır, o can yakıcı azâb veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok
eder.'' dedi. Rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vâdiyi kapladı. Son
derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu.
Fussilet sûresi 16. âyet-i kerimesinde, bu rüzgâr ''sarsar''
(kavurucu rüzgâr); azâb günleride ''eyyâm-ı nahisât'' olarak
geçmektedir. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç
ve taşlarla birlikte havaya fırlayarak paramparça oldular. Hepsi
ölüp yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize
attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler.
Âd kavminin helâk oluşu Kur'ân-ı kerimde meâlen şöyle
bildirilmektedir:
''Nihâyet Hûd'u ve berâberindeki imân edenleri, rahmetimizle
kurtardık ve âyetlerimizi tekzib ederek, yalanlayarak imân etmemiş
olanların kökünü kestik.'' (A'râf sûresi: 72) Hûd aleyhisselâm ve
ona imân edenler bu şiddetli kasırgada Allahü teâlâ tarafından
muhâfaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara
serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esiyordu. Hûd
aleyhisselâm, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla
birlikte Mekke-i mükerremeye gitti. Kâbe-i muazzamanın bulunduğu
yerde ibâdet ve taatla meşgul oldu ve orada vefât etti. Kabrinin
Harem-i şerif (Kâbe-i muazzamanın etrâfındaki mescit) te Hicr
denilen yerde bulunduğu rivâyet edilmektedir.
Hûd aleyhisselâm ve peygamber olarak gönderildiği Âd kavmiyle
ilgili olarak Kur'ân-ı kerimin A'râf, Hûd, Mü'minin, Fussilet,
Ahkâf, Zâriyât, Kamer, Hâkka, Şuarâ ve Fecr sûrelerinde bilgi
verilmektedir.
Hz. HÜD ve ÂD KAVMİ (2)
Güney Arabistan'ın Hadramut civarında, bulundukları yere kumsal ve
engebeli yüksek arazi mânâsında «Ahkâf» adı verilen Ad kavmi
isminde bir millet yaşıyordu. Bu kavm maddî', bakımdan hayli
ilerlemiş, zengin olmuş ve ihtişamlı binalar içerisinde hayat
sürüyorlardı. Kuvvetleri de hayli çoğaldığından etraflarındaki
kavimlere de galebe çıkmışlar ve zor kullanarak beldelerini
genişletmişlerdi. Fakat bu maddî ilerleme ve genişlemenin yanında
Allahü Teâlâ'ya ve emirlerine olan bağlılıkları kopmuş ve iyice
azgınlaşarak putlara tapar hale gelmişlerdi. Hz. Nuh tufanıyla
sâkinleşen halk yine yoldan çıkmış, yolunu şaşırmıştı.
Allahü Teâlâ, bu şaşırmış kavmi, hak yola davet etmek üzere
içlerinden biri ve soyca kardeşleri olan Hûd aleyhisselâmı, onlara
peygamber olarak gönderdi. Hz. Hûd'un nesebi hakkında iki rivayet
vardır ki:
Birincisi; Hûd ibni Abdillah ibni Rebah İbni'lhulûd Ibnü'avs Ibni
İrem Ibni Sam Ibni Nuh aleyhisselâmdır.
ikincisi de, Hûd Ibni Salih ibni Erfahd ibni Sam Ibni Nuh ibni Ammi
Ebi Ad'dır. Yani Nuh aleyhisselâm Ad'ın babasının amcasının oğlu
imiş.
Hz. Hûd kavmine, kendisinin Allah tarafından onlara gönderilen emîn
bir Peygamber olduğunu bildirerek Allah'ın emirlerini tebliğ etmeye
başladı:
«Ey kavmim! Gelin Allah'dan korkun ve O'na kulluk edin, sizin
O'ndan başka bir ilâhınız daha yok. Siz sade O'na iftira
ediyorsunuz da ilâh diye başkalarına tapıyorsunuz.
«Ey benim kavmim, buna karşılık ben sizden bir ecîr istemiyorum,
hâlis muhis karşılıksız bir nasihattir bu. Benim ecrim ancak beni
yaradana aiddir. Vereceğini O verecektir. Artık siz akıllanmayacak
mısınız? Hâlâ siz O'nun azabından sakınmayacak mısınız? Aklınızla
düşünüp böyle halisane bir şekilde söylenen ve sizin menfaatinizle
alâkalı bu hak nasihati tutarak iftiradan, başkalarına tapmaktan
vazgeçmez misiniz?
«Ey benim kavmim, rabbınızdan mağfiret dileyiniz, O'na karşı
günahkâr olduğunuzu itiraf edip istiğfarda bulununuz, sonra O'na
tevbe ile şirk ve isyandan pişmanlık duyarak imân ve doğrulukla
müracat ve kulluk ediniz ki, üzerinize bol bol Semânın feyzini
göndersin; kuraklık çektirmesin, hayatînizi kuru maddelerin
tazyikinden kurtarıp yükseltsin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Malûm
olan cismâni kuvvetinize henüz tanımadığınız manevî-bir kuvvet
katlayarak artırsın. Gelin mücrim mücrim, günahlarınıza İsrar
ederek bu güzel nasihatleri dinlemezlik etmeyin, yüz çevirip
gitmeyin.
«Siz her tepeye bir alâmet, köşk bina ederek eğleniyor,
oynuyorsunuz. Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi, bîr takım
saraylar ve havuzlar da ediniyorsunuz. Hem ceza için yakaladığınız
vakit, merhametsizce, zorbaca yakalıyorsunuz; dövüyor,
öldürüyorsunuz. Artık Allah'dan korkun ve bana itaat edin. Size
bildiğiniz şeyleri verenden sakinın; size davarlar ve oğullar
verenden, bağlar ve pınarlar ihsan edenden...
«Doğrusu Ben, size gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.»
Hûd aleyhisselâmın bu daveti karşısında, Allahü Teâlâ'nın dünya
hayatında kendilerine refah verdiği halde, küfre dalıp âhiretteki
hesapla karşılaşmayı yalanlayan bu Ad kavminin ileri gelen kodaman
bir güruhu isyan ederek ona ve onu dinleyenlere şöyle dediler:
«Eğer Rabbımız dileseydi, muhakkak bize Melâike gönderirdi. Siz
—geçmiş Peygamberleri de kastederek— ise bizim gibi insanlarsınız.
Onuıt için biz sizinle gönderilen şeylere inanmayız. Bu da başka
değil, ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yiyor,
içtiğinizden içiyor. Bu bir peygamber olamaz. Şayet kendiniz gibi
bir insana itaat edecek olursanız, muhakkak ki o halde siz aldanmış
olursunuz.
«O, siz cidden öldüğünüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğunuz
zaman, muhakkak çıkartılacaksınız, dirileceksiniz diye mi
va'dediyor? Heyhat heyhat, ne uzak vaad!.. Hayat, ancak bizim bu
Dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Kimimiz bir taraftan
ölür, kimimiz de yeni doğar hayata geliriz, bu böyle gider. Biz
öldükten sonra diriltilmeyeceğiz. O halde bu alçak hayata
sarılalım, keyfimize bakalım.
«Ancak o, öyle bir adam ki, Allah'a karşı bir yalan uydurdu. Biz
ona inanacak değiliz.»
Görülüyor ki, zamanımız kâfirlerinin ve hususiyle münevverlik
taslayan modern zındıkların, dine karşı söyledikleri sözler de en
eski kâfirlerin bu sözlerine irticadan başka bir şey değildir. Eski
kâfirlerin küfürleriyle beraber Ahiret hesabını yalanlayıp Dünya
hayatında refah sürerek şımarıklık göstermeleri gibi vasıflar,
bugünkü kâfirlerin de vasıflarını teşkil ettiği gibi, söyledikleri
sözler de tamamıyla şimdiki kâfirlerin her zaman- tekrarladıkları
sözlerdir. Bunlar da beşerî peygamberliği kabul etmemekle beraber
Peygamberi alelade bir insan seviyesinde göstermek için insanlığı
yiyip içtiği şeylerle mukayese ediyor ve insanlık cemiyetini
kökünden yıkacak olan:
«Sizin gibi bir insana itaat ederseniz aldanırsınız» propagandasını
ileri sürüyorlar.
Hatırlatmaya hacet yok ki, beşerin beşere itaatini kayıtsız
şartsız, inkâr eden bu söz, haricîlik ve anarşistlik davasıdır. Bir
reisin başkanlığı altında toplanmayan bir insan topluluğu yoktur.
Cumhuriyetler bile bir reisin başkanlığı altında birleşmek
ihtiyacındadır. Fakat kendi Dünya hayatlarından ilerisini hiç
hesaba almak istemeyen ihtilâlci kâfirler, kendi garaz-ve
menfaatlerini elde etmek için hürriyet dâvası altında itaat
prensiplerini yıkarak milletlerin içtimaî nizamlarını tahrip
etmekten zevk alırlar. Bunun gibi Dünya hayatı refahıyla şımarmış
ve Ahiret hesabının yalan olduğu safsatasını diline dolamış olan o
kâfirler de, Allahü Teâlâ'nın emriyle Peygambere \itaat hissini
kırmak için beşerin beşere meşru olan itaat esasını, bir esaret ve
aldanış mânâsında göstererek kökünden baltalamaya çalışıyorlardı.
Milletin devamına darbe olan bu büyük cinayetin uhrevî mes'uliyeti
bahis mevzuu olduğu zaman da «öldükten sonra dirilmek yok, hayat
dünya hayatıdır» diyorlar ve Allah'ın gönderdiği peygamberlerini
ise yalancılıkla itham edip hakikatleri örtmeye çalışıyorlardı.
Ad kavminin ileri gelen kodaman güruhu Allah'ın resulü Hûd
Aleyhisselâm'ın kendilerini hakk'a davetine karşılık isyanlarına
devam ederek şöyle söylediler:
«Ey Hûd!.. Sen bize ha vaaz etmişsin, öğüd vermişsin ha öğüd
verenlerden olmamışsın, bizce farkı yoktur. Bu bize getirdiğin,
eskilerin yalanından başkası değildir. Biz azaba uğratılmayız.
Senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terk etmeyiz. Yalnız deriz ki,
her halde ilâhlarımızın bazısı seni fenalıkla çarpmış, onlara dil
uzattığından dolayı aklına fenalık getirtmiş, seni delirtmiş, her
halde biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz ve her halde biz,
seni yalancılardan bîri sanıyoruz. Sen bize bir delil de
getirmedin, imâna mecbur kılacak bir mucize ile gelmedin.» .
Hûd aleyhisselâm onların bu inkâr, inat ve saçmalıklarına karşılık
bizzat kendisinin ilâhî bir delil ve mucize olduğunu anlatan şu
hakikatlerle cevap verdi:
«Ey benim kavmim! Bende hiç bir çılgınlık yok. Lâkin ben âlemlerin
Rabbı olan Allahü Teâlâ tarafından size gönderilen bir elçiyim.
Size Rabbımin emirlerini tebliğ ediyorum. Ben sîzin için güvenilir
bir nasihat ediciyim. Sizi Allah'ın azabıyla korkutmak için,
içinizden bir adam vasıtasıyla, size Rabbınızdan bir ihtar
geldiğine inanmıyor da hayret mi ediyorsunuz? Düşünün ki o sizi Nuh
kavminden sonra hâlifeler yaptı ve yaratılış bakımından size,
onlardan ziyade boy ve güç verdi. O halde Allah'ın nimetlerini
unutmayın ki kurtulabilesiniz.»
Hûd aleyhisselâm'ın kavminin kâfirleri, bu sözler üzerine şöyle
dediler:
«Ya, sen bize yalnız Allah'a ibadet ve itaat etmemiz, bir de
babalarımız, atalarımızın tapageldikleri putları terk etmemiz için
mi geldin? Haydi getir! O bize vadedîp durduğun azabı başımıza,
getir bakalım, eğer sen doğru söyleyicîlerden isen...»
Böylece yer yüzünde haksız yere kibirlenmek istediler ve «bizden
daha kuvvetli kim var» dediler. Fakat kendilerini yaratmış olan
Allahü Teâlâ'nın onlardan daha kuvvetli olduğunu düşünmediler de...
Onların bu inkâr ve inatlarına devam etmeleri karşısında Hz. Hûd,
Allahü Teâlâ'ya niyaz ederek «Rabbim! beni yalanlamalarına mukabil
bana mısret ver» dedi. Allahü Teâlâ da cevaben «Birazdan azabı
gördükleri zaman pişman olacaklar.» buyurdu.
Hûd aleyhisselâm hakikatleri kabule yanaşmayan kavmine son olarak
şöyle dedi:
«Azabın inmesine dair ilim ancak Allah katındadır. Ben size
gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Ancak sizi öyle bir kavim
görüyorum ki cahillik ediyorsunuz, peygamberlerin vazifesini
onların gönderilmesindeki hikmeti, o elcilere uyanların her iki
dünyada saadet bulacağı, asîlerin ise felâkete uğrayacağı
hakikatini bilmiyorsunuz. Ben Allah'ı şahid tutarım, siz de şahid
olunuz ki, O'ndan başka sizin uydurduğunuz ortakların hiç birini
ben tanımıyorum. Binaenaleyh hepiniz toplanarak bana istediğiniz
tuzağı kurun. Bundan daha açık ne mucize arıyorsunuz? Yalnız bana
fenalık getirdiğini iddia ettiğiniz bazısı değil, bütün
ortaklarınız, putlarınız, ve siz hepiniz toplanarak bana fenalık
yapmak için dilediğiniz plânı kurun, istediğiniz hileyi
tertipleyin. Sonra bana mühlet de vermeyin, elinizden geleni erteye
koymayın, hemen yapın, hiç bir korkum yok. Ben her halde Allah'a
tevekkül ettim, O'nun emir ve muhafazasına dayandım ki, O benim
Rabbûn ve sizin de Rab-binizdir. Benim de sahibim, efendim O'dur,
sizin de, O'nun irade ve dilemesi olmadan ne sizden, bir şey sadır
olabilir, ne de musibet erişebilir. Yer yüzünde hiç bir debelenen
yoktur ki, O'nun kudreti ve tasarrufu altında olmasın. Hepsini
dilediği gibi tasarruf eder, hiç birini kaçırmaz, isterse hiç
kımıldatmaz. Şüphesiz ki Rabbım doğru yol üzerindedir. Doğruluğun
koruyucusu, doğruların yardımcısıdır. Rızası hak, adalet ve
doğruluktadır.
«Artık siz yine yüz çevirir, bu açık kat'i hakikatleri dinlemez ve
doğru tevhîd yolunu tutmazsanız, ben size gönderildiğim tebliğ
vazifemi işte yaptım. Rabbım beni mes'ul tutmaz da sizi helak edip
sizin yerinize sizden başka bir kavim getirir, halifeliği onlara
verir. Ve siz O'na zerrece bir zarar edemezsiniz. O'nun emrinden
yüz çevirmenizin bütün zararı kendinize aid olur. Çünkü Rabbım her
şeyin üzerinde koruyucu ve gözetleyicidir. Hiç bir şeyi kaçırmaz ve
yaptıklarınız ondan gizli kalmaz. Binaenaleyh ona hiç bir zarar
ihtimali olmaksızın cezanızı bulursunuz.
Bütün bu nasihatlere rağmen Ad kavmi isyan ve küfürde ısrar etti.
Allahü Teâlâ'nın elçisinin sözlerini dinlememekle de azaba müstahak
oldular. Vaktâ ki korkutuldukları azabı gökte, vadilerine doğru
gelen bir siyah bulut halinde gördüler, dediler ki:
«Bu ufukta behren bir bulut; bize yağmur yağdıracak.» Hûd
aleyhisselâm onlara şöyle söyledi:
«Hayır, o, sizin acele istediğiniz şey: Bir rüzgâr ki, onda çok
acıklı bir azap vardır, Rabbının emriyle her şeyi helak edecektir,
işte üzerinize Rabbınızdan bir azap ve gazap fırtınası indi.. Sizin
ve atalarınızın uydurduğu, taktığı kuru isimler hakkında, siz
benimle mücadele mi ediyorsunuz? Allah, onlara hiç bir zaman öyle
bir saltanat hakkı indirmedi, artık azabın gelişini bekleyin, ben
de sizinle beraber ona gözetenlerdenim.»
Bir müddet sonra inkârın derinliklerine dalan Ad kavmi, bu bulutun
bir yağmur değil, azap fırtınası olduğunu görmüş ancak iş işten
geçmişti. Bu, bir «sarsar» rüzgârı, soğuk ve gürültülü bir fırtına
idi ki, onlara uğursuz gelen bir günde başladı ve yedi gece sekiz
gün devam etti. Azap fırtınası, olduğunu ise tanımaları ilk olarak
şöyle olmuştu : Dışarı çıkmış olan yüklerinin ve hayvanlarının
birer kuş tüyü gibi Gök ile Yer arasında uçuşmaya başladığını
görmüşler, derhal evlerine girmişler ve kapılarını kapamışlar,
derken fırtına gelip kapılarını" açmış yedi gece sekiz gün
üzerlerine kum seli akıtmış, sonra da-"Allahü Teâlâ'nın emriyle
kümü üzerlerinden açmış ve hepsini denize dökmüştü.
Yine rivayet edilir ki; içlerinde azabı ilk gören bir kadın olmuştu
ve ateş alevi gibi bir rüzgâr görmüştü. Rüzgâr insanları yoluyor,
çekip koparıp alıyordu, bundan kurtuluş yoktu. Ad kavmi, iri
bedenli oldukları için başları kopup kopup devrildikçe sanki
dibinden kopmuş içi kof hurma kütükleri gibi devriliyor, bu fırtına
onları sel köpüğü ve süprüntüsü gibi denize döküyordu. Kâfirlerin
burunlarından girip arkalarından çıkan, evlerini mallarını yıkıp
süpürüp götüren ve her birini bir tarafa atıp parça parça eden bu
azap fırtınasının Şubat ayının sonunda «berdül acuz = kocakarı
soğukları» denilen günlerde vaki olduğu bildirilmiştir ki, adi
geçen tâbir günümüzde de kullanılmaktadır.
Allahü Teâlâ'nın gönderdiği peygamberin bildirdiklerine' imân
etmeyen ve uğradığı şeyi bırakmayıp mutlak çürütüp kül ediveren
«sarsar» rüzgârının savurduğu taşlarla beyinleri parçalanarak helak
olan Ad kavminin kâfirleri kökleri kuruyup cezalarını bulurken;
Allah'ın elçisine imân eden mutlu zümre ise dünya ve âhiret
felahına eriyorlardı.
Hûd aleyhisselâm rüzgârı hissettiği zaman kendisinin ve inananların
üzerine bir hat çizmiş, bir menbâ civarına, bir mahalle doğru
çekilmişti. Kâfirleri kasıp kavuran azap rüzgârı, onlara bir seher
tesiri yapıyor ve ancak derileri yumuşatacak, insanlara ferahlık
verecek şekilde dokunuyordu. Hz. Hûd ile birlikte gerçek kurtuluşa
eren bu mü'minler topluluğunun dört bin kadar olduğu
bildirilmiştir.
Eğer Ad kavminin kâfirleri de bu mü'minler gibi, Allahü Teâlâ'nın
Ayet ve delillerini inkâr etmeyip, Hûd aleyhisselâm'ın tebliğ
ettiği şekilde imân ve itaat etselerdi helak olmayacaklardı. Lâkin
onu dinlemeyip eğlendikleri için, o istihza ettikleri «Haydi getir
bize» dedikleri azap da kendilerini kuşatıverdi. Çünkü bunların
isyan ettikleri peygamber Hûd aleyhisselâm ise de, bunun
bildirdikleri esas itibariyle evvelki peygamberlerin de
bildirdiklerine uygun olduğundan ona isyan etmekle hepsine isyan
ettiler ve bütün inatçı zorbaların arkasına düştüler. Böylece
kendileri de hem, bu dünyada lanetle takip olundular, hem de
Kıyamet gününde. İşte öyle isyankâr bir kavme, Allahü Teâlâ böyle
ceza verir. Halbuki Allahü Teâlâ, onlara mal ve kuvvetten ibaret
öyle şeyler ihsan etmişti ki, başkalarına o kuvvet ve iktidarı
vermemiştir. Hem bu nimeti anlasınlar diye, kendilerine, kulak,
gözler ve kalbler vermişti. Fakat onların ne kulağı, ne gözleri ve
ne de kalbleri kendilerine bir fayda vermedi. Çünkü Allah'ın
Ayetlerini inkâr ediverdi, inkârlarının cezasını görüp Dünya
hayatında zillet azabını tattılar. Elbette Ahiret azabı daha
zilletlidir. Hem onlar, kurtulamayacaklardır.
Bu hâdiseye muhatap olanlar, bugün, gidip dolaşırlarsa; gözlerine
çarpacak o harap eserler, kabirler, o azaba uğrayan Ad kavmine
aiddir.
(A'raf, Hûd, Mü'minün, Şuara, Fussilet, Ahkâf, Zariyat, Kamer ve
Hâakka Sûreleri) |